Çalışmanın ve Teşekkür Etmenin Güzelliği

Geçtiğimiz gün bir iş seyahati için hava alanındaydım. Gözüm bir çalışana takıldı. Herkesle sohbet ediyor, hal hatır soruyor, şakalaşıyor. Nasıl neşeli. Bir arkadaşı yolcuydu sanırım ofisinden kalkıp onu geçirmeye gelmiş gibiydi. Çalışma arkadaşları ile iletişimi çok hoşuma gitti. Arkasını da çok düşünmedim hızla geçip gittim ama o neşeli kadın son zamanlarda yükselen “kurumsal hayat, çok bayat” söylemlerine karşı bana şunları hatırlattı.

İnsanların çalışması güzel bir şey. İnsana bir amaç veriyor, sosyalleşmek, başarı duygusunu, yenilgiyi, gelişmeyi, değişmeyi, birlikte denemeyi, başarmayı tatmak için bir alan veriyor. Bunu bir kurum içinde bulunarak yapmayı tercih etmeyebilirsin ama dışına çıkıp kötülemek de benim hoşuma gitmiyor. Türkiye’den gidip Türkiye’yi kötülemeyi de sevmiyorum mesela. Tamam sen gittin, seçimini yaptın, hayırlı olsun, yolun açık olsun, başarıların daim olsun…Kendini iyi hissetmek için bu yeterli olmalı. Kalanlara dönüp nanik yapmak niye?

Çalışırken mutlu olan insanlar olduğunu görüyorum. Herkes yöneticisinden kaçıp hayallerinin peşine düşmeyi seçmiyor. Bir süre iş hayatından ayrılıp deneyip sonra geri dönen bir çok tanıdığım da var. Bu da gayet normal. Farklı yollardan bulunduğu ortamı değiştiren insanlar da var.  Bütün iş hayatı psikopat yöneticilerden, haksızlığa uğrayan çalışanlardan, birbirinin altını oyan çalışma arkadaşlarından ibaret değil. “En iyisi benim yaptığım” modu bozuyor belki ortamları. Herkes kendi seçiminin iyi olduğunu haykırmak istiyor dünyaya. Yakınıyoruz, belki dalga geçiyoruz kurumsal dünyanın kötü klişeleri ile. Yöneticiler kitaplara, stand uplara konu oluyor. Kötü örneklere mizahla karşı çıkıyoruz. Gülüyor, deşarj oluyoruz. Bu bir yöntem. Bu sayede farkına vardığımız şey çok büyük. Asıl soru bundan sonra başlıyor.

Bunu nasıl değiştireceğiz?

İnsanların davranış kalıplarını değiştirmek için bildiğim en iyi yöntem yargılamayan, etiketlemeyen bir zihin ile odaklanabilme becerisi.

Bir başka yöntem de iyi olanları örnek göstermek, övmek olabilir. Çok büyük başarılara ya da günlük küçücük iyileştirme imza atan iyi insanların da hikayesini anlatalım. Ne iş yaparsak yapalım kendi işimizi ya da bir firmada işimizi sahiplenerek, iyi bir iş gördüğümüzde övelim. Yakınma işini herkes çok iyi yapıyor. Teşekkür etme, beğendiğini söylemek de gelişmesi, yayılması gereken bir yöntem.

Maraton koşan bir arkadaşım şu gözlemini paylaşmıştı. Yurt dışında bir sürü yarışa gidiyorum izleyenler kenarda herkesi alkışlıyor, hadi yaparsın diye moral veriyor. Türkiye’de ise “koş koş anca gidersin”in en hafif olduğu laflar atılıyor. Artık haset midir, cehalet midir bilemiyorum. İlgilenmiyorum da. Nasıl değişir, ona destek olmak istiyorum. Rahmetli Güray Sabit’in kulağıma küpe olmuş bir sözü vardır. “Bozuk olanı düzeltmeye uğraşmakla çok enerji harcama. Düzgün olanı takdir et. Takdir edilen kopyalanır. ”

Son günlerde hava alanı konuları çok gündemde ben de geri kalmayayım diye düşünmedim ya da Kanat Akkaya’nın bu güzel yazısı üzerine hava alanında çalışmakla ilgili ne söylenir bilmiyorum. Çok üzücü yanları olsa da gördüğü, hissettiği bir şeye teşekkür etmesi bakımından yazıyı ben çok sevdim.

Bugün iş yerinizde iyi olan bir şeyi düşünün ve teşekkür edin. Teşekkür borç olmasın hemen ödeyin. Bu alışkanlık fark yaratacaktır. Eminim.

Advertisements

Dil ve Birliktelik / Yetişkin İletişimi

Zorluklarla dolu günlerden geçiyoruz. Eminim hepimiz kendimiz için pek çok şeyi düşündük, değerlendirdik. Nasıl bir ortamdayım, nasıl bir ülkedeyim, nasıl seçimler yapmalıyım? İnsanın en büyük gücü olan “doğru olanı, zamanında tercih etmenin” “yanlış gidene dur demenin” sonuçlarını toplumca gördüğümüz, yaşadığımız günler. Bu zaman zarfında dil ve birliktelik kavramları üzerine çok düşündüm.
Tüm bu söz, toz dumanı içinde iletişimin önemini  Yunus Emre’nin şu sözleri ile hatırladım:

Keleci bilen kişinin yüzünü ağ ede bir söz
Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz
Söz ola kese savaşı söz ola bitire başı

Arkadaşlık, aile, okul, iş yeri, grup, dernek, topluluk, toplum için en önemli konunun iletişim olduğunu düşünüyorum. Sözü, yazıyı doğru bilip kullanamadığımız zaman içinde bulunduğumuz her toplulukta çözmemiz gereken problemler olacaktır.

Kendi diliniz nasıl, takımınızın dili nasıl? Eleştirel mi, destekleyici mi, açık mı, dürüst mü, pozitif mi, heyecanlı mı, ilham verici mi, sürükleyici mi? Hangi dili seçeceğimiz kim olduğumuz ile ilgili de pek çok ipucu barındırıyor.

İletişim şekillerimizi derinden etkileyen bir konuyla geçen yıl katıldığım bir eğitimde karşılaştım.Transaksiyonel analiz içindeki ego durumlarımız (Ebevyn, Yetişkin, Çocuk) üzerinden kurduğumuz her cümle, oluşturduğumuz her transaksiyon yaşamdaki yerimizi, ilişkilerimizde sergilediğimiz tutumları ve benliğimizi gözler önüne seriyor. Buradaki dengeyi anladıkça yaşamın daha az kırılıp döküleceği bir tarz yakalamak mümkün.

“Yetişkin iletişimi” kurmanın esaslarına ilişkin güzel bir kaynak kitap önereceğim.
Ben OK’im, Sen OK’sin.

OKUYAN-Ben-Ok-im-Sen-Ok-sin-Thomas-A-Harr__99486566_0

Akıl, mantık sağduyu ve veriye dayalı, pozitif destekleyen iletişimin olduğu topluluklarda gelişim, yaratıcılığa bağlı yenilikçilik de mümkün olabiliyor.

Seçtiğiniz iletişim tarzını tekrar düşünerek, ilişkide olduğunuz her toplulukta şu dört sorunun yanıtına göre ilişkinizin sağlığını sınayabilirsiniz :

1. Hangi ortak değerlere sahibiz?
2. Problemleri birlikte nasıl çözüyoruz?
3. Birbirimize nasıl şefkat gösteriyoruz?
4- Birlikte nasıl eğleniyoruz?